• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://tr-tr.facebook.com/people/İbrahim-Tüzer/554644751
  • https://twitter.com/ibrahimtuzer
İnsan Biriktiren Adam: Sait Faik Yazmasa Deli Olur Muydu?
                    

arkakapak, S.20, Mayıs 2017, s.24-25    

 

 

İnsan Biriktiren Adam: Sait Faik

Yazmasa Deli Olur Muydu?

 

İbrahim Tüzer

 

“Hiç içinize taş gibi,

ağır bir su gibi bir sevgi oturdu mu?”

Sait Faik / Gün Ola Harman Ola

 

Neyi Biriktirir ki İnsan?

Biriktiren bir varlıktır insan. Üst üste kor, yan yana dizer, tasnif eder, sıralar ve biriktirir etrafını çepeçevre saran her ne varsa. Elin tuttuğu, gözün gördüğü nesneler değildir sadece birikenler. Acıyı da hatırayı da özlemi de hevesi de yenilgiyi de biriktirir insan. Tüm yaşanmışlıklar her biri ayrı renkte birikir insanın içinde. Aklıyla algılar, gönlüyle hisseder ve çağıl çağıl olur insanın dünyası. Elbette hissedebilen, fark edebilenlere has bir tavırdır bu. Kalbin ve ruhun alanında var olabilmenin, gerçek zenginliğe ulaşabilmenin; dış’ta değil iç’te çoğalmanın bir yoludur bu.   

Çokça düşünüp az az hissedebilenlerin biriktirdiği kazanımların ötesindedir bu dünya. Unvanların, makamların, gelip geçici olanların üzerinde var olmaya çalışanların biriktirdikleri yetmez bu dünyayı doldurmaya. Burada birikenlerin sayısal verileri, niceliksel çokluğu bir şey katmaz hissedebilen bir kalbi olana. Hep yarım kalır insan eğer iç’te birikenlerin farkında olmazsa. Yarım kalır ve koskoca bir boşluğu yaşar kendi dünyasında. Bu boşluk bir yaradır onlara. Yarasını fark edip boşluğunun sınırlarına yaklaştığı oranda arar insan; sorar, yoklar ve merak eder dünyanın hallerini. Tamam olmak, tamamlanmak ve boşluğuna denk gelenlerin yarasını sarmak için yapar tüm eylemini.   

Biriktirmekle başlayan bu eylem orada kalmaz ve ince ince sızmaya başlar birikenler insanın içinden dışarıya. Bazen bir söz olur, bazen bir ses; bazen de tarifsiz bir dokunuşla güzelleştirir dünyanın kirlenen yüzlerini. “Mal sahibi, mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi? / Mal da yalan, mülk de yalan / Var biraz da sen oyalan” diyen Yunus Emre’nin çağrısı gibi oyalandıkları dünyada kaybolanlar için bir umut olur bunlar. Umut olur ve söz de ses de bir gül gibi açıverir bu sası karanlıkta.

Söze dönüşmek, sese gelmek, dile dökmek bir itirazdır aynı zamanda. İçinde birikenleri dünyanın ortasına bırakıverenler itiraz etmiş olur dış’ta olup biten tüm haksızlıklara. Masumiyetiyle gülümseyen bir çocuğun yok edilen geleceği, beli bükülmüş bir ihtiyarın elinden alınan geçmişi; henüz yeşermiş bir çiçeğin soldurulan rengi, her gün yeni günahlarla kirletilen insanlığın onuru karşısında birikenlerin seslendirilişi belki küçük bir kıvılcımdır ama bilinmez hangi aşina gönüllere denk geleceği. 

 

Sait Faik’in Birikenleri

Sanatkârlar içlerinde birikenleri bazen sessiz sessiz bazen de tüm çıplaklığıyla ortaya koyan insanlardır. Hisseden, duyan, fark eden bir kalbin sahibi olarak biriktirme eylemini sürekli akılda tutar ve inşa ettikleri bir üst gerçeklikte dile gelip birer işaret fişeği gibi ufkumuzda parlarlar. Var olmak, tamamlanmak, tutunmak ve oyalanılan dünyalıklar arasında kaybolmamak adına muhatapları arasına salıverilir tüm bu birikenler.

Sait Faik Abasıyanık da önce içindeki boşlukları doldurmak ve tutunmak sonra da birikenlerle ince ince yüreğimize sızmak için hikâyeler toplamıştır bu dünyada. Adeta karış karış dolaştığı İstanbul’da gencinden yaşlısına, fakirinden ihtiyarına, hamalından balıkçısına, dilencisinden iş adamına ve yüzlerce farklı insana temas etmiş ve bunların yaşanmışlıklarını içerisinde biriktirmiştir. Hikâyelerinin neredeyse tamamına sinen bu insanların halleri karşısında Sait Faik kalemine sığınmış ve birikenlerin sızısıyla eserlerini meydana getirmiştir.

Tıpkı Haritada Bir Nokta adlı hikâyesinde olduğu gibi. Kendisine de bir dülger balığı verilmesi için bekleyen ve bunu hak etmek için avdan dönenlerin kayığını büyük bir özenle temizleyen yabancıya yapılanlar karşısında hem dilini hem de ruhunu okura yansıtması gibi:

“Yüzünde tatlı bir gülümseme ve çalışmaktan doğabilmiş hafif bir kırmızılık vardı. Bu kırmızılık, pay dağıtan adamın elinde tek balık kalıncaya kadar adamın yanağında durdu. Sonra birdenbire uçtu. Yüzündeki gülümseme önce tehlikeli bir hâlde dondu. Sandım ki böyle, bütün ömrünce böyle donuk bir tebessümle kalıverecek adam. (…) Elini balığa doğru uzatmak üzere eğildi. Ama ötekilerden, baş parmağına irisinden bir dülger balığı takmış birisi, kocaman çizmeli ayağını dülger balığının sırtına bastı: – Ne o? dedi; hemşerim. Dur bakalım. Dağdan gelip bağdakini kovmayalım.”

Sait Faik harikulade gözlem gücüyle hikâyesini devam ettirir ve sinematografik değeri çok yüksek bir anlatımla olayları adeta gözümüzün önünde canlandırır. Metninin sonunda tüm yazı evrenine hâkim olan bir unsur olarak işaret edebileceğimiz ezilenlerin, itilmişlerin, unutulmuşların hallerini dile getirmek için kalemini nasıl kullanacağının haberini de vermiş olur:

“Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. (…) Yapamadım. Koştum tütüncüye, Kalem, kâğıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”

İnsan da Birikir Hikâyelerde…

İnsanın her türlüsüne aşinadır Sait Faik. Tanır onları. Onlar kimdir? Bizizdir aslında. Bu coğrafyayı, bu toplumu oluşturan insan çeşitliliğinden haberdardır Sait Faik. Bizi, insanımızı içimizde dolaşarak biriktirmiş ve bize dair her türlü acıyı, yaşanmışlığı, çirkefliği, numarayı görmüş ve hikâyelerinde yaşatmıştır. Yaşar Kemal’in “ne var ne yok Sait, hikâye yazıyor musun?” şeklindeki sorusuna “yok, yaşıyorum” dediği gibidir Sait Faik. Hikâye olup kaleminden dökülenler yaşadıkları, gördükleri ve içinde biriktirdikleridir.

Son Kuşlar adlı hikâyesinde zengin tüccarların bahçelerini süslesin diye çimenleri söken mühendislere isyan eder mesela: “Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak. Benden hikâyesi.” diyerek içinde biriktirdiklerini çarpar yüzümüze adeta.  

Kırlangıç Yuvasındaki Kadın adlı metninde “Bıktım doğrusu artık, oturup insanoğlunun çektiğini, çekmediğini anlatmaktan. Bıkmaktan geçtim, anlatamadım. Yazdım, beceremedim.” dese de ne yazmaktan ne de anlatmaktan vazgeçmez. Yaptığı en güzel iştir aslında çektiklerimizin anlatılması. Bize içerden tutulan bir aynadır ondaki birikenler. Öyle güzel ironiler yapar ki Sait Faik hikâyelerinde. Örneğin, Lüzumsuz Adam diye nitelendirdiği anlatı kahramanı sahip olduğu duyarlılıkla, dünyayı fark edişiyle en ihtiyacımız olan kişidir aslında. “Kimdir bu sokakları dolduran adamlar” diye sorar “Lüzümsuz Adam” aracılığıyla Sait Faik ve devam eder: “Bu koca şehir, ne kadar birbirine yabancı insanlarla dolu. Sevişemeyecek olduktan sonra neden insanlar böyle birbiri içine giren şehirler yapmışlar? Aklım ermiyor. Birbirini küçük görmeye, boğazlaşmaya, kandırmaya mı? Nasıl birbirinden bu kadar ayrı, birbirini bu kadar tanımayan insanlar bir şehirde yaşıyor?”     

Ben Ne Yapayım? adlı hikâyesinde de yine çok bildiği bir çevreyi, esnafları ironize eder Sait Faik. Babasının ısrarıyla girdiği zahirecilik işinde neden başarılı olamamasının sebebini de anlamış oluruz böylelikle: “O civarda insanlar korkunç şeylerdi. Garip gözleri vardı. Sabah sabah damlıyorlar; nasıl kazık atacağız birisine, diye fırıl fırıl, yalnız hamallarla çuvalların gezindiği sokaklarda dolaşıyorlardı. Bütün mesele bir yere mal yığmaktı. Bütün mesele ötekini kafese koymaktı.”

Anlamlandırmaya çalışır bu dünyayı Sait Faik. İnsanların yüzlerinden, seslerinden, sözlerinden ve davranışlarından bir şeyler umarak bu dünyanın işleyişine dair anlamlar çıkarmaya gayret eder sanki. Kendi elimizle yaşadığımız yerküreyi ve üzerindekileri ne kadar da çok çirkinleştirdiğimizi bize duyurmaya çalışır adeta. Dülger Balığının Ölümü adlı hikâyesinde “Bir gün hassaslığını, ertesi gün sevgisini, üçüncü gün korkaklığını, sükûnunu kötüleyecek, canından bezdireceğiz. İçinde ne kadar güzel şey varsa hepsini, birer birer söküp atacak. (…) Bir kere suyumuza alışmağa görsün. Onu canavar haline getirmek için hiçbir fırsatı kaçırmayacağız.” diyerek metaforik olarak işaret ettiği hususlar, onunla içerden bağ kurabilenlerin ufkunda birer işaret fişeği gibi parlar aslında. Aradığı sadece içerden, samimi bir sestir Sait Faik’in. “Hişt, Hişt!..” adlı metninde dile getirdiği gibi “Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten” gelebilecek bir sese kulak kesilmiştir sadece. Ancak bunları duyabilmek kolay mıdır? Tabiatın musikisini, insanın sesini duyabilmek ve bunları anlamlandırabilmek için evvela dış’tan iç’e yönelmek gerekmez mi?

Belki de hep Mercan Usta’yı aramıştır Sait Faik. Gün Ola Harman Ola adlı hikâyesinin potin boyayarak geçimini elde eden; "Sofralarımızı, kapılarımızı, gönlümüzü kapadık. Kapadık da ne ettik? Dünyayı birbirine kattık" anlayışıyla insanların da kuşların da sokağın da sesini duyabilen Mercan Usta’yı…

Bulabilmiş midir? Bilemiyorum. Ancak yazımın başlığında Sait Faik Yazmasa Deli Olur Muydu? şeklindeki sorumu cevaplayabilirim. Bu denli hisseden, duyan ve insanla birlikte hikâyelerini de biriktiren Sait Faik yazmasaydı gerçekten de deli olabilirdi…

 

  
946 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın