• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://tr-tr.facebook.com/people/İbrahim-Tüzer/554644751
  • https://twitter.com/ibrahimtuzer
Yüzleşebiliyor mu kendi(liği)yle insan?...

Yüzleşebiliyor mu kendi(liği)yle insan?...

 

“söyleyin

aynada iskeletini görmeye kadar varan kaç

 kaç kişi var şunun şurasında?”

Celladıma Gülümserken Çektirdiğim Son Resmin Arkasındaki Satırlar / İsmet Özel

 

Yüzleşmek belki de insanoğlunun yapmakta zorlandığı; yapmak niyetiyle yola çıkıp da şuna buna takılarak vazgeçtiği eylemlerin başında geliyor. Zaman zaman bu eylemin zorluğu üzerine düşünmeye çalışıyor ve insanı kendi gerçekliğine uyaracak bu bilinçlenme anından uzaklaşmayı, kendi tecrübelerimden hareketle anlamaya koyuluyorum. Zor bir iş yüzleşmek. Kendimizle, gerçekliğimizle, kendiliğimizle…

 

Hangi gerçeklik ile neden yüzleşmeli? diye sormamız gerekiyor belki de en başta. Aynanın karşısına geçtiğimizde gördüğümüz gerçeklikle mi? Yoksa aynada iskeletimizi görmeye imkân verecek gerçeklikle mi? Bunların hangisiyle bir çıkış yolu beliriverecek ufkumuzda…? Ne de olsa artık çok fazla gerçek ile yoğrulmuş bir dünyaya açıyoruz gözlerimizi. Her bir tarafımızı çepeçevre sarıp sarmalayan gerçeklerle başlıyor dünya yolculuğumuz. 

 

Maddi gerçekler… İnsanı dünyayı asılı bırakan gerçekler… Her birimizi çok değerli, kıymetli, biricik hissettiren gerçekler… Olmazsa, hiçbir şeyin anlamı kalmayacakmış düşüncesini zihnimize saplayıveren gerçekler… Değeri sadece sahiplenildiğinde artıveren gerçekler… Mülk edinildiğinde kıymet kazanan gerçekler… Yükte hafif pahada ağır gerçekler… Aslında yok hükmünde olan sanal gerçekler… Gölgesi aslından çok daha fazla itibar gören yalan gerçekler…  Sahtesi gerçeğinden çok daha huzur verdiğine inanılan mış gibi gerçekler…
 
Hangi biriyle yüzleşecek ve neden yapacak bu eylemi insan? Adını gerçeklik koyduğumuz sonu belli olamayan şeyler, hangi yüzleşme alanından yükselerek çarpıverecek kendi gerçekliğimize?      
 
Çoğu zaman yukarıda sayılan kimi gerçekliklere yaslanarak karşılıyoruz dünyayı. Gücümüzü kuvvetimizi toparlayabilmek için ihtiyaç duyuyoruz dünya gerçekliğine. Toparlanmak, diri durmak ve doldurmak için dünyayı içimize, fark etmek istiyoruz gerçekliği. Fark etmek ve geri kalmamak için gerçekliklerden ihtiraslarımızla, beklentilerimizle, kinlerimizle, zedelenmişliğimizle birer birer yutuyoruz dünyayı. İçimize çekiyor ve gerçeklik ile dolduruveriyoruz tüm ufkumuzu. Her iç çekişimiz, her nefes alışımız, her bakışımız, her sözümüz ve her yanımız bütün bütün dünya oluveriyor birden. Böylelikle kalbimizle değil aklımızla karşılıyoruz tüm kâinatı…
 
Aklımız dünya gerçekliğiyle derinleşiyor ve hesap etmeye başlıyor en değerli olanın hangisi olduğunu. Değer, kazanç ile birleşiyor ve fırsat kolluyor en kazançlı gerçeğe giden yolu bulmak için aklımız. Her bir gerçeklik, kazanç ile yoklanmaya başlıyor artık. Fırsatın kollandığı yerler olarak köşe başları, dünya gerçekliğine çıkıverecek mi diye dönülmeye başlıyor. Ve maddi kazanımlar en kıymetli gerçekmiş gibi koşturuveriyor ardından insanları. Rahatlıyoruz ve daha bir kolay yerleşiyoruz dünyaya böylelikle. Maddi kazanımı elde eden her davranışımız onaylanıyorsa bir de semiriyoruz iyice dünya gerçekliğine. Yerleşiyoruz ve yeni gerçeklikler inşa ediyoruz her biri kendi içimizde…    
 
Fakat gerçeklikler rahatlattığı kadar burkabiliyor da aslında insanı. Burkup ezebiliyor hatta siliveriyor dünya karşısında tüm sahiciliğimizi. Bütün renklerimiz soluverip siyahlaşıyor ruhlarımız artık. Dünyamız siyah, simsiyah ruhlarımız da… Fark edemiyoruz bile bu karanlığı. Gölgeler işgal edip çepeçevre sarıveriyor bizi. İçi gündelik gerçeklikle dolu olan kuyularımıza ışık değil karanlık sızıyor ve kovuveriyor sahte aydınlığı. Ve hangi gerçeklikle yüzleşmeli? sorusu yer bulamıyor hakikat sahnesinde kendine. Öncelikli gerçekliklerin çeperi savuruveriyor bu hakikati…
 
Burkulmuşluğun, yarımlığın, eksilmişliğin fark edilebildiği alan ancak bir ruha sahip olduğumuz bilinciyle hareket edildiğinde beliriveriyor. Neden yüzleşmeli gerçekliğimizle/kendiliğimizle? sorusu da buradan hareketle farklı bir anlamla atıveriyor kendini ortaya. Ruhumuzun uyardığı gerçeklikler, beşeri taraflarımızın ötesinde insaniliğimize çarpıveriyor birden. Böylelikle insan, kendinden uzaklaşabildiği nispette kendiliğine ve asli gerçekliğine yaklaşıveriyor. Maddi kazanımlar, gündelik hesaplar, aklın yönlendirmesiyle kollanan fırsatlar, vazgeçilemeyen dünyalık gerçeklikler… teker teker yüzleşilen ve yüzleştikçe hapsolduğu kuyudan kurtulan yeni anlamlara kavuşuyor. Nasıl bir dünya içerisinde yaşadığını fark eden insanlar için bir dirlik alanı meydana geliveriyor böylelikle. Ruhun nefes aldığı, hissetmenin derinlikli bir biçimde yaşanabildiği, madde ile birlikte mananın da yer aldığı bir alan…
 
Bu sefer başka başka yolculuklar başlıyor bu alana yükselebilen için. Dirlik, acıyı azaltmıyor tam aksine ziyadeleşiyor yükler. Dünyalık gerçeklikler değil acziyetler, tıkanmışlıklar, zedelenmişlikler, adaletsizlikler, hal bilmezlikler, vefasızlıklar, yüzsüzlükler, ihanetler ve bin bir türlü maskeler yük oluyor insan yüreğine. Bir garip yolcu gibi seyrüseferi başlıyor bu sefer ruhun çaresiz, kimsesiz, sessiz… Dünya akıp geçiyor ruhun kenarından ve kancalarıyla çekiveriyor anaforuna insanı. Yüzleşebildikçe kendi(liği)yle insan ayık kalabiliyor ancak bu dünyada…

 

İbrahim TÜZER, "Çilingir", S.1, Mayıs 2015, s.55-56.

  
1346 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın