| EDEBÎ BİR METİN OLARAK “DALAKSIZ NİKOLA”NIN GERÇEKLİĞİ |
|
EDEBÎ BİR METİN OLARAK “DALAKSIZ NİKOLA”NIN GERÇEKLİĞİ
“Ey koca dalak ey insanlık!” İsmet Özel
“Bu hikâye ve karakterleri tamamen kurgudan ibarettir. Günahları hariç…” Ceyhun Emre Teoman
Edebî bir metin ve gerçeklik
Kaleme alınmış herhangi bir metnin edebîlik değeri kazanarak diğer yazılanlardan ayrılması ve “edebî eser” olarak kabul edilmesinin belli başlı ölçüleri vardır. Bu ölçülerin en başında, anlatma esasının da en önemli unsuru olan “tahkiye/hikâyelendirme” gelmektedir. Kurmaca bir dünyanın sınırlarında hareket ederken bakış açısı’nı oluşturan ve buna göre zaman’ından mekân’ına, olay örgüsü’nden şahıs kadrosu’na varıncaya dek metnini örgüleyen sanatkâr, sözü edilen tahkiye unsurunu eserinin tamamına yaydığı ölçüde başarılı olabilmektedir.
Burada işaret edilen başarı, tamamen kurguya dayanarak hikâyelendirilmiş bir metnin fantastik vaka birimleriyle süslenerek edebî metinde işlenmesiyle elde ediliyor değildir. Sözü edilen başarıya, eserin itibarî âleminde yer alan vakaların, diğer bir ifadeyle hikâye edilerek kurgulanan ve gerçekliği olmayan olayların, okurun dünyasında yeniden üretilerek anlam kazanmasıyla ulaşılabilmektedir.
Edebî metnin ya da sanat eserinin gerçeklikle ilişkisi sürekli tartışılan bir meseledir. Metnin kurmaca boyutunda meydana getirilen karakter ya da tip’lerin; eserin hem giz unsuru’nu içerisinde barındıran hem de trajedi’nin ortaya çıkmasına imkân veren metin halkalarından oluşan olayların, yaşanılan dünyada karşılıklarının olup olamayacağı öteden beri sorulmaktadır. Net bir ifadeyle söylenecek olursa, anlatma esasına bağlı kalınarak ortaya çıkarılan eserlerde yer alan olayların, şahısların, zamanın, mekânın ya da başkaca unsurların gerçekliğinden söz etmek mümkün değildir.
Şayet sıralanan bu unsurlardan herhangi birinin gerçekliği iddia ediliyorsa o zaman da bu metnin edebî bir metin olduğunu söylememiz doğru olmayacaktır. Nitekim herhangi bir gerçekliği merkez alarak oluşturulan ve bu gerçekliğin ya da bilginin okur tarafından anlaşılma amacını güden eserler, genel bir tanımla öğretici metin’lerdir. Yukarıda da değinildiği gibi edebi bir eserin ise en birinci vasfı gerçekliği dönüştürmesi, değiştirmesi, üstünü örterek başka form ve anlatılarla yeniden üretmesi; tahkiyeyi kullanarak gerçekliği kurgulamasıdır. Dolayısıyla sanat eseri bir şey’i öğretmez sadece o şey’i, sanatkârın yaratıcı muhayyilesinin ve dilin poetik işlevinin elverdiği ölçüde, hissettirir.
Dikkat çekmeye çalıştığımız sanat eserinin gerçekliği meselesi, tarihî bir vakanın yazımı ve tahkiyelendirilerek edebî metnin sınırları içerisinde nasıl ele alınacağı hususu üzerinden işaret edildiğinde biraz daha netlik kazanacaktır. Sadece bir romancı ya da hikâyecinin değil tarihçinin de tarihsel bir olayı, vesikalardan hareketle bile olsa, kayıt altına alırken kişisel duygu ve düşüncelerinden tam olarak kurtulamayacağı ve tarafsızlık ilkesinin en nihayetinde ihlal edileceği belirtilmektedir. Tarihsel bir olayı konu edinen anlatıların en önemli özelliği, geçmişte meydana gelmiş vakanın önce tarihçi sonrasında da yazar tarafından ele alınıyor olması; dolayısıyla da tarihî gerçekliğin iki kez kurgulanmasıdır.
Bu olayların ancak bir tarihçinin anlatımıyla değer kazandığı muhakkaktır. Tarih felsefesi ve yazımı üzerine dikkatli çalışmalarıyla tanınan Collingwood, tarihçinin bu anlatımını “yeniden canlandırma” olarak tanımlamakta; “düşünce tarihi ve dolayısıyla her tarih, geçmiş düşüncenin tarihçinin zihninde yeniden canlandırılmasıdır” demektedir. Fakat tarihçi bu eylemi meydana getirirken “geçmiş düşünceyi yeniden canlandırmakla kalmaz, onu kendi bilgisinin bağlamında yeniden canlandırır ve dolayısıyla yeniden canlandırırken, onu eleştirir, değeri hakkında kendi yargısını oluşturur, onda ayırt edebildiği hataları düzeltir.” (s.258) Tarihçinin bu tutumu ister istemez tarihsel bir olayın “gerçekliği” ile ilgili soruları gündeme getirmektedir. Edward Carr ve Jose Fontana “Tarih Yazımında Nesnellik ve Yanlılık” adlı kitaplarında ise tarih yazarının “bilerek, yan tutmayıp elinden geldiğince nesnel davranmak istediğinde bile, geçmişin olgularını anlayıp açıklama yeteneği, içinde yaşadığı topluma ilişkin anlayışından, siyasal ve düşün yapısal (ideolojik) tutumlarından etkilen”diğini (s.64) ifade eder.
Tarihsel bir gerçekliği edebî metnine konu eden sanatkârın durumu ise tarih yazarından farklıdır. Belge ve vesikalara dayandırarak anlattıklarının gerçek olduğu iddiasında bulunan tarihçi, gerçeği ortaya koyarken fantezi ve hayal gücünü kullanamaz. Romancı ise tarihin ilgilenmediği konuları da muhayyilesinin yardımıyla tamamlar. Tarihî bir olayın bilgi maksatlı anlatıldığı metinle, tarihî bir olayın kurgulandığı edebî metnin birbirinden ayrıldığı hususlardan biri de burada ortaya çıkmaktadır. Roman ya da hikâye yazarı, tarihçi ile ortak olan malzemesini alır ve yaratıcı muhayyilesinde onu tekrar inşa eder.
Metnin kurmaca boyutunda hayata geçirilen bu yapı esnasında yazar, tarihî gerçekliğin özüne ilişkin değişiklik yapmamak şartıyla, malzeme üzerinde olabildiğince yaratıcı olmak hakkına sahiptir. Tarihsel bir gerçekliği konu edinen herhangi bir eserin edebîlik değeri de burada aranmalıdır. Yazarın hayal gücü ve yaratıcılığının yetkinliği ölçüsünde şekillenen eser, tarihî gerçekliğe dair bilgi vermenin çok ötesinde estetik bir değer oluşturmak için kurgulanır. Dolayısıyla bu tür metinlerin muhatabı olarak okurun da metne yaklaşım tarzı önem kazanmaktadır. Tarihsel gerçekliğe yönelik bilgi edinmek maksadıyla konusunu tarihten alan bir edebî eseri referans kabul eden okur, tam anlamıyla bilgilenmiş olamayacaktır.
Buraya kadar dikkat çekilen noktalardan hareketle sorulacak esaslı soru belki de şu olmalıdır: Edebî metinler hangi gerçekliği yansıtmaktadır? Ya da bir sanat eserinden muhatabına ulaşan bir gerçeklik var mıdır? Evet, sanat eserinin gerçekliği üst-gerçeklik ya da estetize edilmiş olan gerçeklik’tir. Çıkış noktasını yaşanılan, içerisinde bulunulan, duyumsanan dünyadan alır ve bu gerçekliği farklı bir formda yeniden üreterek ortaya çıkarır. İçerisinde yer aldığı toplumun hayallerinden, sevinçlerinden, acılarından, isteklerinden, zedelenmişliklerinden yani en genel ifadesiyle gerçekliğinden hareketle, daha kuşatıcı ve derinlikli bir üst gerçekliğe ulaşır.
1 Yorum - Yorum Yaz
|