ANASAYFA İBRAHİM TÜZER KİM? YAZI ATÖLYESİ AKADEMİK KATKI FOTOĞRAFLAR BİR İZ BIRAK ! İRTİBAT
Üyelik Girişi
AKADEMİK YAYINLAR
 
 KİTAPLAR / BÖLÜMLER
 MAKALELER
 SEMPOZYUM / KONGRE
 PANEL / KONFERANS
 SEMİNERLER
 SÖYLEŞİLER
 ŞAİRLERLE BAŞ BAŞA
 ATIFLAR
 --- KİŞİSEL GÜNLÜK ---
 ŞİİR
 DENE/ME
 MEKTUP
 BEYAZ PERDE
 FOTOĞRAFLIYORUM
 MÜZİK
 ALINTI
BAĞLANTILARIM
 
 Yıldırım Beyazıt Üniversitesi
 www.yeniturkedebiyati.com
Site Haritası

 
 

 
 

 
 

 

Yıllar evvel, yurt dışında öğretmenlik yapan dayımdan gelecek mektubu özlemle bekler, "hasret" elime ulaştığında yatılı okulun çıplak koridorlarında kapıların arkasına değil, mektubun sımsıcak sayfalarına sığınarak okurdum. Dayım her seferinde 'sen de yaz' derdi. Ben cevap yazacak cesareti bulabilmek için mektubu defalarca okur, yazar, fakat gönderemezdim. Kısa süre sonra yazmamın da anlamı kalmadı. 33 yaşında olan dayımın mektubuyla birlikte sesi de kesildi. Bu sefer ben, yurt dışından sımsıcak sayfalar yerine gelen dayımın cansız bedenine sarılmak istedim. Henüz 12 yaşında mektupla çok içerden ve samimi başlayan ilişkimiz böylelikle sona ermiş oldu. Ta ki oğlum İsmail Demircan dünyaya gelip de 4 yaşında bana bir mektup yazana kadar...
11.01.2012
"İnsan ruhu ancak içtenlik mekânlarında kendini açar, derin değişim ve dönüşümler ancak içtenlik ortamlarında kapımızı çalar. Mektup, bir tür iç çekiştir; iç konuşmadır; çoğu zaman mektubu başkalarına değil kendimize yazarız. Bu bakımdan mektupları, bireysel varlığımızın açıldığı içtenlik mekânları olarak tanımlayabiliriz; orada olduğumuz gibiyizdir; samimi, içten, sıradan ama kendimiz… Mektupları yazan kadar onu alanların da aynı varlık alanlarını paylaştığını, dolayısı ile karşılıklı bir oluş serüvenine çıktıklarını görürüz. Ama bu oluş serüveni, devam etmesini büyük bir iştiyakla arzu ettiğimiz bir süreçtir..."
11.01.2012
Yalçın Küçük, yakın zamanda Çöküş (Mızrak Yayınları, İstanbul 2010) adlı bir kitap yayınladı. Bu kitabında büyük ölçüde Mehmet Âkif hakkında akıl almaz iftiralarda bulunuyor. Bunlar elbette herkesin gülüp geçeceği saçmalıklar; ama meseleyi bilmeyenlerin kafası karışabilir. O yüzden biz Mehmet Âkif ve İstiklal Marşı gerçeğini bu vesileyle bir kez daha aydınlatmak istiyoruz."
25.03.2011
"Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, Yeni Türk Edebiyatı Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. İbrahim TÜZER 1 Kasım 2011 Salı günü saat 10.00 ile 11.30 arasında TRT Turizm ve Belgesel Kanalı'nda yayınlanan "Canlı Yayınlar Odası" adlı programa konuk oldu. TRT'nin İzmir stüdyolarında canlı olarak gerçekleştirilen programda İbrahim TÜZER ile "Sanatkârın 'Memleket Algısı' ve Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri" üzerine bir sohbet gerçekleştirildi. Programın kaydı için...
27.10.2011
YILDIZIN İSTANBUL’UN ÜZERİNDE PARLADIĞI AN: STEFAN ZWEİG’IN KALEMİNDEN “BİZANS’IN FETHİ” VE TARİHÎ GERÇEKLİĞİN ANLATIDAKİ GÖRÜNÜŞÜ Anlatımdaki canlılık ya da yıldızın söndürüldüğü an: “Açık unutulan Kerkaporta Kapısı” “…İstanbul’un fethi gibi sadece tarihin değil insanlığın da seyrini etkileyen bir olayı edebî metnin kurmaca alanında yeniden üreten Stefan Zweig, eserinin önsözünde “tarihsel olayları anlatırken, gerçekleri hiçbir biçimde değiştirmedim” (Zweig 1995: 10) demektedir. Fakat yazarın metninde kurguya dönüşen tarihsel gerçeklikle, Bizans ve Türk kaynaklarında İstanbul’un fethine ilişkin yer alan bilgilerde farklılıklar vardır. Yazarın anlatımını orijinal ve canlı tutmak adına tarihî bir vakanın özüne ilişkin yapısını değiştirmeden şahsi ve yaratıcı olabileceğini yukarıda ifade etmiştik. Zweig’ın “Bizans’ın Fethi”ni orijinal ve akıcı anlatımından sonra en nihayetinde surların içerisinde açık unutulan “Kerkaporta Kapısı”na bağlaması tarihî gerçeklikle örtüşmemektedir:
25.03.2011
Atatürk Kültür Merkezi ve Ardahan Üniversitesi işbirliğiyle 25-26 Kasım 2011 tarihlerinde, Ardahan'da, "Edebiyatta Yeni Bir Tür: Küçürek Öykü Sempozyumu" gerçekleştirildi. Türkiye'nin birçok üniversitesinden 30 akademisyenin katıldığı sempozyuma 'Küçürek Öykü' türünün Türk Edebiyatı'ndaki en önemli temsilcilerinden yazar Ferid EDGÜ ve Rasim ÖZDENÖREN de iştirak etti. Sözlerine, sahip olduğu algı seviyesiyle hayatı ve burada olup bitenleri yaratıcı muhayyilesiyle dönüştüren, değiştiren, küçürek öykü yazarının da içerisinde bulunduğu sanatkârların insanlık hâlleri karşısındaki tavırlarına kısaca temas ederek başlayan Tüzer, bu bakış açısından hareket etmenin günümüzden 130 yıl evvel kaleme alınmış ve insanların türlü durumlarda düştükleri gülünç belaları konu alan Ahmet Mithat Efendinin "Beliyat-ı Mudhike" adlı eserinin de anlam alanını genişleteceğine dikkat çekti.
16.11.2011
"Kentten Medeniyete Yit(mey)en 'Yedinci Oğul: Sezai Karakoç'un Şiirlerinde İnsanî Yabancılaşma'" "...İnsana bitişik durumda olan bir takım değerlerin içinin boşaltılarak anlamdan yoksun bırakılması; bu değerlerin yerine sahte, niteliksiz ve sanal olanın konularak sahiciliğin üzerinin örtülmesi aynı zamanda insanî olana da yabancılaşmak demektir. İnsanî olanın ne olduğunu ve sözü edilen yabancılaşmanın hangi boyutlara ulaştığını fark edebilmek varolma bilinciyle hareket eden, bireysel yaşantısı üzerinde kendi hâkimiyetini kuran, ‘düşünme’ ve ‘hissetme’ yetisini sonuna kadar kullanarak ‘anlamlı bir hayatın sahibi’ olan sanatkârların eserlerine bakmakla mümkündür. Sanat eserleri ise, Umberto Eco’nun ifadeleriyle söylersek “farklı açılardan izlendiği ve algılandığı oranda estetik değer kazanmakta, özgünlüğünü zedelemeden pek çok farklı biçimde algılanıp, yorumlanmaya elverişli olmasıyla açık (bir) yapı” ile karşımıza çıkmaktadır (Eco 2001: 10).
25.03.2011
Gölgelerde büyür yalnızlığım… Sarıverir birdenbire kısırlığı zihnimin düşlerimi. Gölgeler uzar, uzar da sonsuza yol alır. Her uzayan tomurcuk bir umuttur dünyamda. Kesilen, biçilen, kırpılan hayallerdir ama bir tomurcuk yeter hepsinin boy atmasına. Çorak zannedilir evvela her şey. Her şey sadece gözlerle görülendir oysa. (...)
15.11.2011
Makalemin sonuç kısmı üzerine düşünürken bilgisayar ekranıma Mardin’in Mazıdağı ilçesine bağlı Bilge köyünde hunharca katledilen 6’sı çocuk 16’sı kadın 44 tane insanın ölüm haberi geldi. Kadınlardan 3’ü ise hamileydi. Hayatlarının en mutlu gününü kutlamak için düğün evinde bir araya gelen ve aynı soyadını taşıyan 44 insanın üzerine, (aslında 47 can) yine aynı soyadını taşıyan akrabaları tarafından otomatik silahlarla ölüm kusulmuştu. Bu vahşetin anlamı ve böyle bir ölümü 47 insana reva gören zihniyet üzerine düşündüm. Hiçbir geçer yanı, insanlıkla, varoluşumuzun yapısıyla örtüşen hiçbir tarafı yoktu. Maalesef asırlar öncesinden mesajını bizlere ulaştırmaya çalışan Kassandra’nın kehaneti yine tutmuş; insanlığın atalarından tevarüs ettiği “kötülük” yine galip gelmişti.
20.03.2011
(...) Sonuç olarak Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Mürebbiye”si, Batılılaşmayı yanlış anlayan insanların düştükleri durumu işaret ederken her ne kadar kurmaca olan bir âlemin içerisinden okura seslense de 2 asrı aşan Modernleşme maceramızın hangi evrelerden geçerek yol almaya çalıştığını işaret etmesi bakımından önemlidir. (...) Sanat eserinin kurmaca dünyasından sıyrılıp kendi gerçekliğimize yöneldiğimizde sorulması gereken soru belki de şudur: Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın 1899 yılının gerçekliği içerisinde bir sanatkâr hassasiyetiyle fark edip edebî eserin sınırlarına taşıdığı ve oradan da estetize edilmiş gerçeklikle bize ulaştırdığı bu telafisi zor durumlar, aradan uzun yıllar geçmesine rağmen acaba düzelmiş midir?
10.10.2011
Türkiye’nin en sıra dışı şairlerinden biri İsmet Özel. Edebiyat dünyasının en yaratıcı ve en ilginç isimlerinden biri olduğu şüphe götürmez. Bu usta şairle ilgili bir kitap yazan Yard. Doç. Dr. İbrahim Tüzer, İsmet Özel’i anlattı. İsmet Özel’in ilk şiirinin Kastamonu’da eğitim gördüğü ilkokulun gazetesinde yayınladığını anlatan Tüzer, daha sonra usta şairin gençlik dönemindeki şiirlerine ve üslübuna değindi. İsmet Özel’in zaman zaman modern Türk şiirinin temsilcisi sayılan ve Turgut Uyar, Edip Cansever ve Sezai Karakoç gibi isimlerin temsil İkinci Yeni’yi eleştirdiğini ancak daha sonra bu akımla yakınlaştığını kabul ettiğini dile getiren Tüzer, daha sonra İsmet Özel’in Ataol Behramoğlu ile birlikte Halkın Dostları adlı edebiyat dergisini çıkardığını belirtti.
20.03.2011
...İkinci Yeni Şiiri, göçebelikten kurtulup kenti bir yaşam alanı olarak kabul eden insanı merkeze alır. Bu insanın yaşanmışlığını, zedelenmişliğini, mecbur bırakılmışlığını, insanî tarafının geri plâna itilerek modern tüketimin öznesi haline getirilişini şiirselleştiren bir hareket olarak belirmektedir. Bu şiir hareketinin içerisinde yer alan şairler, özellikle 1950 ve 1970 arasında meydana getirdikleri metinlerle, insanî tıkanmışlığı bizzat yaşayan ve kentlileşmeyle birlikte içi boşaltılan yaşam alanlarının huzursuzluğunu hisseden kimselerdir. Benleri etrafında örgülenen ve bireysel varlık alanlarına ulaşmalarına engel olan kente/modern dünyaya ait hususları yine “ben”lerinden hareketle dile getiren II. Yeni şairleri, sözü edilen gayretle aynı zamanda, Modern Türk Şiiri'nin sistemli bir yapı içerisinde kuramsallaşmasına da imkân tanımışlardır...
02.06.2011
"...İncelememizin buraya kadar olan kısmının bir tanıtım yazısına benzediğinin farkındayım. Lakin kitabı okumayanlar için hem bir fikir vermesi hem de Reşit Güngör Kalkan’ın Üç Mesele etrafında söyledikleri hariç tutulursa İbrahim Tüzer’in kitabının mikro planda (üstelik çoğu zaman yanlışlarla dolu) bir kopyası olduğu okuyucu tarafından daha rahat olarak görülsün istedim. Çalışma metodu olarak şüphesiz, birbirine benzeyen yüzlerce kitap olabilir. Lakin aşağıda örneklendirilen ve arzu edenler için çoğaltılabilecek olan bu benzerlikler, sanırım insanoğlunun yeryüzüne indirilişi ile başlayan sanatın ve ardından ayrılmayan kopyalamanın hız kesmeden devam etmekte olduğunu gösteriyor.... (s.28)
25.03.2011
2000 YILININ MART AYINDAN BU YANA GÖREV YAPTIĞIM KIRIKKALE ÜNİVERSİTESİ'NİN TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI BÖLÜMÜ'NDEN GERİDE BİRÇOK HOCA, DOST, ARKADAŞ VE ÖĞRENCİ BIRAKARAK AYRILDIM...
07.08.2011
İnsan, sahici olan ile sanal olanı, öze ilişkin olan ile “mış gibi” olanı ayırt edemez bir hâlde, var olduğunu düşünmeden ve varlıkta olanlara yönelik algı düzeyini elinden kaçırarak, “yaşamak” ile “yaşayıp gitmek” ayrımında hep ikinci tarafta kaldı. Sanal dünyanın sınırlarının alabildiğine genişlemesiyle varlığımızdilimiz de zaman zaman içerisinde yer aldığı “ev”den çıkıp dolaşabileceği, nefes alıp tıkanmışlığını azaltabileceği bir “arka bahçe” kazanmış oldu. Özellikle bilincin herhangi bir forma kayıtlı kalmadan, kendine “genel ağ”ın sayfalarında ifade alanı bulması, dilimizle birlikte ruhumuza da yeni imkân alanları tanıdı.
20.03.2011
(...) Şiiri "kendisini anlatmak" olarak gören şair, "insana ait bütün davranışların, dürtülerin şiirde yansıtılabileceğine" (Uyguner; Sanlı 1982: 8) inanmaktadır. Şiirlerinde Anadolu coğrafyasında yankılanan sesine kimi zaman sevdalarını kimi zaman gurbetlerini; kimi zaman zedelenmişliklerini kimi zaman da umutlarını katarak çoğaltan Cahit Külebi, doğup büyüdüğü toprakları hayatının hiçbir döneminde unutmaz. Henüz "Adamın Biri"yken yazdığı ve insanî kırgınlıkları yaşayıp hüznün ve yalnızlığın girdabını şiirleştirdiği ilk metinlerinden itibaren büyük kentlerin açmazlarından, bedenen olmasa da ruhen bağlı kaldığı "memleket"ini anarak kurtulmaya çalışır. (...)
06.10.2011
“Sen olmadıktan sonra sana yazılan mektup ne işe yarar?” Oğuz Atay “Gerçekten ciddi olan tek bir sorun var: Hayat, yaşamaya değer mi değmez mi?” Albert Camus
25.03.2011
"İçimdekinin ve benle beraber olanın, belki de hiçbir zaman dile gelip söze dökülemeyecek olanın elbette yirmidokuz harfle açığa çıkarılması benim açımdan mümkün değil. Ben her zaman otuzuncu harfimi arıyorum aslında. Kimi zaman gecenin bir karanlığında, kimi zaman çok neşeli kalabalıklar içinde. Kimi zaman unutulmuşluğun sınırında, kimi zaman çoşkunluğun burcunda. Arıyorum... Ve bulunsun istemiyorum. Onu bulduğumda diğer yirmidokuzu gibi sıradanlaşacağından, eskiyip anlamsızlaşacağından korkuyorum. Belki bu aramakla diri kalınacağına olan inanç ayakta tutuyor beni. Hep olsun istiyorum bir otuzuncu harfim. Kaçacağım, sığınacağım, korkacağım bir otuzuncuharf…"
20.03.2011
Korkmuş olduğu şeyin adını belirleyerek neden korktuğunu bilen insan, hiçliğin dehşetinden kendisini uzaklaştırarak dünyadaki varoluşunu da anlamlandırmaya çalışır. Bu anlamlandırma sayesinde o, hayatın ne olduğuna ilişkin “bilinçlenme anı”nı, diğer bir ifadeyle “farkındalık süreci”ni yasamaya başlar. Bu süreçte insan, Martin Heidegger’in iki farklı varoluş biçimi olarak tanımladığı; “var olmayı unutma” durumundan “var olmayı düşünme” (Hühnerfeld 2002: 62) durumuna geçer. Varolmayı unutma durumunda yaşayan kişi, madde dünyasında yaşayan ve hayatın sıradanlığı içerisinde kendini oyalayan kisidir. Bu insan için, korku, özellikle ölüm korkusu, bir tükenisin ifadesidir. Bu alanda olan, “yaşamak”la “yaşayıp gitmek” (İnam 199: 74) arasındaki ayırımda, hep ikinci tarafta durmak zorunda kalır.
25.03.2011
I. İnsan yaşamının esas gayesi, kendi karanlıklarını aydınlığa çıkarmak, eksikliklerini tamamlayarak zedelenmişliklerinin ıstırabını azaltmak ve kendini tedavi etmektir. İnsan, bunu başarabilmek için dünyayı, merkezine kendisini koyarak yeniden, “tamam” eder. Carl Gustav Jung, bu duruma “dünyayı tamam-etme eylemi” (Jung 2003: 9) adını verirken, bunu başarabilen insanı da “yeniden doğuş” (Jung 2003: 46–77) arketipi ile açıklar. Bu sürecin yaşanmasında en önemli etken, insanın sahip olduğu “ontolojik” kimliğidir. Jung’un ele almış olduğu “yeniden doğuş” kavramı, insanların çevresinde olan nesnelerle baş edebilmesi için ruhuna kazandırdığı genişliği ve bunun için de geçirdikleri öznel değişim ile içsel dönüşümü ifade etmektedir.
25.03.2011
Özet: Yahya Kemal Beyatlı ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu tarafından başlatılan ve başta Ömer Seyfettin olmak üzere Celâl Sahir, Süleyman Nazif gibi sanatkârlar tarafından tenkit edilen Nev-Yunânîlik akımı, diğer bir ifadeyle Eski Yunan ve Lâtin’e duyulan ilgi, edebiyatımıza farklı fikir ve anlayışların gelmesi bakımından önem arz etmektedir. Devrin aydınlarının beslendiği kaynakları anlayabilmemize de imkân veren bu hareket, Cumhuriyetten sonra da birçok yazar ve şairin ilgi alanı olmaya devam etmiştir. Bu makalede, sözü edilen Eski Yunan ve Lâtin’e dönüş fikrinin genel hatlarıyla hususiyetleri ve Yahya Kemal ile Yakup Kadri merkezli ortaya çıkışı üzerinde durulmakta; esas olarak da “Boykotaj Düşmanı” adlı hikâyesinden hareketle Ömer Seyfettin’in bu edebî harekete yönelik eleştirileri işaret edilmeye çalışılmaktadır.
25.03.2011
Uzun süredir Zileli şair merhum Cahit Külebi'nin naşının Ankara'dan Niksar'a taşınmasıyla ilgili çıkan haberler çevresinde ortaya konan tartışmaları ilgiyle takip ediyorum. Benim de doğup büyüdüğüm, havasından ve suyundan istifade ettiğim, her ayrılışımda gönlümün de diğer yarısını bıraktığım memleketimden Cahit Külebi, Mustafa Necati Sepetçioğlu, Aşık Sadık Doğanay ve daha bir çok sanatkarın yetişmiş olması, toprağımla aramda kurmuş olduğum aidiyeti bir kat daha arttırıyor.... Yazının devamını okumak için tıklayınız...
25.03.2011
Türk Yurdu Dergisi, 2009 Kasım Sayısında... "8 Mayıs 1999 Cumartesi günü Yavuz Bülent BAKİLER’le İstanbul’da yaşadığı evinde çok sıcak bir söyleşimiz olmuştu. O tarihte Fırat Üniversitesi’nin, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü son sınıf öğrencisi olarak Türkoloji’nin gönlümüzde estirdiği rüzgârlara kapılıp gidiyor; Bakiler’in şiirleriyle soluklanmak için Elâzığ’dan kalkıp İstanbul’a geliyorduk.
20.03.2011
"Mardin'den Midyat'a, Batman'dan Hasankeyf'e, Şırnak'tan Uludere'ye uzanan kısa fakat dolu dolu geçen bir seyahatim oldu. Memleketimin her tarafının kendine has ayrı bir güzelliği olduğunu bir kez daha görmüş oldum... Bir yanımda Cudi, diğer yanımda Gabar Dağı uzanırken ve bu geçit vermeyen koca dağların birleştiği “Kasrık Geçidi” sadece Cizre’yi Şırnak’a değil gönüllerin de birbirine bağlanması için iyice alçalmış ve daralmışken ben de ben’imdeki tüm yüklerimden sıyrılmak ve hafiflemek istedim..."
20.03.2011
“İyi”yiz. Yani iyiyizdir herhâlde... Kalabalıklar arasında kalan bizler nasıl olduğumuzu, özellikle yalnızlığımızı, belki de "dost"a olan açlığımızdan dolayı, fark edebiliyor muyuz ki? "Dost" tanımının içini dolduran değerler öylesine önemli ve ihtiyaç duyulan değerler ki modern insan, kendine sunulanların değersiz oluşunu bu türden bir “dost”u olmayınca fark edebiliyor ancak. Fakat böylesi bir dostluğun yokluğunu fark etmek de şu zamanda, yürünmesi gereken yolun sonunda elde edilebilecek bir kazanım gibi sanki. Önemli olan ise "yolculuğa" çıkmayı göze alabilmekte... Fakat "dost" meselesinde özellikle benim için durum biraz daha karmaşık gibi. Durumum biraz da şairin kaleme aldığı şu mısralardaki yola koyulmaya çalışan insanın durumuna benziyor:
26.03.2011
(...) Dalaksız Nikola ve onunla aynı hikâyede yer alan bu türden insanların kurgudan yansıyan gerçeklikleri, aslında tüm insanlığa yönelen bir tür öz’e/insanîliğe dönüş çağrısı olarak da okunabilmektedir. Nitekim zaman değişmiş asır başkalaşmış olsa da bu çağrı, asırlar evvel Mevlana’nın “Ger berîz-i bahr râ der kûzeî / Çend günced kısmet-i yek rûzeî” - Denizi bir kâseye dökecek olsan, ne kadar sığar? -Kâse kadar…- Onun için kişinin dünya malı doldurması ancak bir günlük rızkı kadardır” şeklinde dile getirdiği hakikatle ışımaya devam etmektedir.
25.03.2011
“Hakikaten ben bu dünyanın adamı değilim…” Dünyada bulunuyor olduğunu fark ederek yaşayan insan, canlılardan eşyaya varıncaya kadar tüm davranış biçimlerini denetim altında tutar ve her yaptığı eylemin anlamı üzerine bir düşünme biçimi geliştirir. İnsanın kendi varlık alanlarına doğru hareket ederken önemli bir kazanım olarak beliren bu düşünme biçimi, aynı zamanda insanın sahip olduğu potansiyelin de açığa çıkmasına imkân tanır. Nitekim insan, yaratılışı itibariyle kendisine bitişik bulunan potansiyelini fark edip onu açığa çıkardığı ölçüde varoluşunu da anlamlandırmakta ya da Irvın Yalom’un “varoluşsal suçluluk” adını verdiği duyguyu yaşamaya başlamaktadır.
25.03.2011
“Gırtlağımda bir harf büyüyor buna dayanacağım dişlerim kamaşıyor yıldızlardan buna da” Partizan Dünyada bulunuyor olduğunu fark etmek aynı zamanda varoluşun esasına yönelik bilgilenmenin de ayırtına varmak demektir. Bu farkındalık, insanlara beşeri ihtiyaçlarının ötesine geçerek dünyayı sadece madde planında değil ruhsal alanda da karşılama imkânı tanır. Bu imkânı elde bulunduranlar için ise yaşanılan mekânın da burada vuku bulan yaşanmışlıkların da ayrı anlam değerleri söz konusudur. Dolayısıyla dünyada bulunuyor olduğunu unutarak yaşayan insan, varlığının niteliğiyle ilgilenmeyeceğinden “herkes” gibi sıradanlaşacak ve varoluşuna yönelik algı seviyesinin herhangi bir dirençle karşılaşarak rahatını kaçırmasına izin vermeyecektir. Modern tüketim merkezleri haline gelmiş olan kentler, modern insanın en çok da rahatını önemsediğinden bilincini hedef alır ve Daryush Shayegen’in ifadeleriyle söylersek, onu tutkuları ve tatmin edilmemiş arzularıyla yaşayan yabancılaşmış bir “yaralı bilinç” haline getirir.
25.03.2011
““Ruhum benim oldukça bu imanla beraber Üç yüz sene, dört yüz sene, beş yüz sene bekler” Süleyman Nazif “Ulvi gayelere müteveccih bulunan emeller hicrana uğrasa da hüsrana uğramaz” Mehmet Akif
25.03.2011


Ziyaret Bilgileri
 
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam23
Toplam Ziyaret25649
 
HABERİNİZ OLSUN
   

 
 
 MUHATABINA HİSSELİK
* * * 

 "Kim demiş can eskimez diye
Bu can tedirgin tende
Can da eskimiş
Ben de..."

Bedri R. Eyüboğlu 

 * * * 

"Bilerek mi yanına
almadın giderken
başının yastıkta
bıraktığı
çukuru"

Sunay Akın

 * * *

"Eğer hala şevkle yazıp yaratıyorsam, içimde büyük bir öfke olmasındandır."

Gunter Grass

* * *

 "Kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum"

Cesare Pavese

* * *

Ey hatırasıyla kaldığım yâr; Artık aramızda bir cihan var; Sen gökte safâ güzin-i didâr; Ben yerde azâb içinde bîzâr

Mehmed Akif

* * *

Gün olur, başıma kadar mavi;
Gün olur, başıma kadar güneş;
Gün olur, deli gibi...

Orhan Veli Kanık

* * *

"İçime çektiğim hava değil gökyüzüdür"

Ülkü Tamer

* * *

"Bundan sonra söyleyeceğim her şeyin, ben bile olsam, kimsenin incinmesine aldırmaksızın, her açıdan hakikate bağlı kalmasını istiyorum."

Ludwig van Beethoven

* * *

"Çok kolay; yalnız içinizden gelsin yeter!"

Goethe

* * *

"Tekrarlıyorum: Sanat bir yakarma, bir dua biçimidir ve insan yalnızca duasıyla yaşar."

Andrei Tarkovsky

* * *

"Vakti var ederek yaşayacağım."

Fazıl Hüsnü Dağlarca

* * *

"En iyiye ulaşmak için değiştireceğim kendimi. Tüm umudum bundadır."

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

* * *

"Yazamasam da duyarak yaşayacağım."

Turgut Uyar

* * *

"İnsan için önüne çıkan bütün yollar yürünebilir yollar ise; o insan artık kaybolmuştur."

İsmet Özel

* * *

Ne kadar sık ve uzun düşündüysem, şu iki şey hep yeni ve artan bir hayranlık ve huşuyla doldurdu ruhumu: 'Üstümdeki yıldızlı gökyüzü ve içimdeki ahlak yasası.' Yukarıda ve içimde bir Tanrı olduğunun kanıtı bunlar.

Immanuel Kant

* * *

"Yaşlanarak değil yaşayarak tecrübe kazanılır, zaman insanları değil armutları olgunlaştırır."

Peyami Safa

* * *

"Kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
ben ayrılıkların,
Kimi insan ezbere sayar yıldızların adını ben hasretlerin"

Nazım Hikmet Ran

* * *

"Ya artık bir kere daha duyamazsam kendimi..."

Cahit Zarifoğlu

* * *

"Felaketim şu ki, ben zaman zaman kendimi bulan adamım"

Ahmet Hamdi Tanpınar

* * *

"Hep denedin, hep yenildin, olsun yine dene yine yenil; daha iyi dene daha iyi yenil"

Samuel Beckett

* * *

 

"Kendisinin 'kendi' olduğunu anladığında kişi 'kendi-siz' olur...    Bu en büyük sırdır."

 

Upanisad
 
* * *
 
 "Mal mülk edinmekten, şan ve şöhreti önemsemekten utanmıyorsunuz ama ruhunuzla ilgilenmekten kaçınıyorsunuz"
 
Sokrates 
 
* * *
 
Yalnızca "İnsan"lar Ölür, Diğerleri Sadece Telef Olur.
 
Martin Heidegger
 
* * *
 
I Have So Much Love But I Don't Know Where To Put It
 
Magnolia
  
* * *  

 

 


 
 
  ANASAYFA   İBRAHİM TÜZER KİM?   YAZI ATÖLYESİ   AKADEMİK KATKI   FOTOĞRAFLAR   BİR İZ BIRAK !   İRTİBAT
Web sağlayıcı : slhmedya